İçeriğe geç

VİETNAM 3. Bölüm (30 Ocak – 2 Şubat 2015) HANOİ – HA LONG BAY

30 Ocak akşamı Hanoi’ye iniyoruz. Hanoi şu an Vietnam’ın başkenti. Bu nedenle konsolosluklar ve yabancı nüfusun fazlalığından olsa gerek çok güzel konutlar görüyoruz. Zaten öyle bir doğa var ki her yerden yeşil fışkırıyor. Bizim salonlarımızda saksıda binbir özenle baktığımız çiçekler burada doğada kendiliğinden yetişiyor. Hem de bir gürbüz, bir alımlı ki insan bakmaya doyamıyor. Dolayısıyla bu güzel evlerin bahçeleri de çok ihtişamlı. Hele güzel aydınlatılmış olanların seyrine doyum olmuyor.

Akşam yemeğinden sonra otelimize geçiyoruz. Gürültüsüz sakin bir meydana bakıyor otelimiz. Hanoi’de de aynı motosiklet uygarlığı… yer-gök motosiklet kaynıyor.

HO CHİ MİNH KOMPLEKSİ

Sabah ilk işimiz Ho Chi Minh kompleksine gidiyoruz. Kompleks denmesinin sebebi, ölümü sırasında yaşadığı ev mozolesinin yapıldığı yerin hemen yakınında. Müzesi de aynı yerde. Bu nedenle komplekse geldiğinizde hepsini birden geziyorsunuz.

Geldiğimizde öyle bir kalabalıkla karşılaştık ki, yarım günümüzü harcayacağımızı düşündük ancak çok mantıklı düzenleme sayesinde kalabalık akıp gidiyor.

Ho Chi Minh 1890 doğumlu. Atatürk’ten 9 yaş küçük. Tam olarak çağdaşı. Ölümü 1969. Birleşik Vietnam’ın bağımsızlık tarihi ise 1975. Birleşik Vietnam’ı göremedi diye halk çok üzgün. Bizim Atatürk sevgimiz gibi Vietnam’ın da Ho Chi Minh sevgisi var. “O görmeliydi” diyorlar. “Ho Amca” diyorlar ve büyük bir saygı duyuyorlar. Gerçekten Ho Chi Minh’in yaptıklarına bakınca, yoktan var etmiş ülkeyi ve bağımsızlığı…

Aslında vasiyeti yakılmak ve küllerinin Vietnam’ın üç bölgesine (kuzey, orta ve güney) gömülmesiymiş. Ölümünde bile Vietnam’ı birleştirmeyi düşünmüş. Ancak, çok sevdiği Lenin’in mumyalanarak katafalka konulması üzerine kurmayları vasiyeti yerine getirmemiş. Tabii halkın tepkisini de göze alamamışlar. Mumyalanmış ve şu anda mozolesinde ziyaret edilebiliyor.

Mozoleye girişlerde fotoğraf makineleri ve büyük çantalar toplanıyor. Herkes önce ikili sıra, daha sonra tekli sıra haline getirilip sırayla mozolenin içine alınıyor. İçerde konuşmak dahi yasak. Büyük bir sessizlikle saygı duruşu halinde mozolenin önünden geçiliyor. Dışarıya çıktıktan sonra cep telefonu ile fotoğraflarımızı çekiyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki içeriden çıkınca makinenizi alıp fotoğraf çekmek serbestmiş.

Mozoleden sonra yaşamını geçirdiği evine yöneliyoruz. Önce büyük bir binanın önünde duruyoruz. Fransızlardan kalma bir saray. “Al işte” diyenler oluyor içimizde, “O da saray düşkünüymüş, kaldığı saraya bak”… Rehberin açıklamalarıyla işin gerçeğini öğreniyoruz. Meğer kurmayları bu sarayda kalmasını önermişler. O ise bu sarayın çok büyük ve gereksiz olduğunu söyleyip, sarayın garajdan bozma müştemilatında kalmış ve bu sarayı yabancı konuklara tahsis etmiş. Kaldığı eve bakınca bizim evimizin bile daha konforlu olduğunu anlıyor insan. Hiçbir şatafata yer verilmemiş. Oldukça sade mobilyalar. Kıyafetleri de oldukça basit. Günün koşullarına göre bile sıradan halkın giydiklerinden farklı değil. Hiç evlenmemiş ve çocuğu olmamış. Kendini tamamen halkına ve ülkesine adamış. Hayatının son dönemini geçirdiği ev basit bir ahşap baraka. Barakanın yanında bir toprak yığını var. Meğer sığınakmış orası. Yoğun ABD bombardımanından çoğu zaman bu sığınağa kaçarak kurtulmuş.

Ho Chi Minh Kompleksi ile ilgili fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.

Her ülkeye Atatürk ve Ho Chi Minh gibi büyük insanlar gelmiyor. Vietnamlılara, büyük önderlerine duydukları derin saygı ve sevgi dolayısıyla hayran oluyoruz. Bizim, erozyona uğratılmaya çalışılan sevgi ve saygımızın bitmemesi, ancak putlaştırmaya varan anlamsızlıkların da uygulanmaması dileğimizle ayrılıyoruz kompleksten.

ONE PILLAR PAGODA, TEMPLE OF LITERATURE, ETNOLOJİ MÜZESİ VE SU KUKLA TİYATROSU

One Pillar Pagoda, havuzun ortasına yükselen tek sütun üzerine yapılmış bir tapınak. Savaşta bombalanmış, yıkılmış ve tekrar orjinaline uygun olarak yapılmış.

One Pillar Pagoda

One Pillar Pagoda

DSC07426

One Pillar Pagoda

Temple of Literature ise kentin ilk üniversitesi olarak biliniyor. 5 ayrı binadan oluşuyor. İlginç bir yer.

Ardından, Vietnamı oluşturan 54 ayrı etnik kökenin sergilendiği Etnoloji Müzesine gidiyoruz. Vietnam bu çeşitlilikten gurur duyuyor. Her etnik yapının kendine özgü örf ve adetleri sergileniyor. Güzel bir müze oluşturmuşlar. Bazı bölümleri yenileme nedeniyle kapalı olmasına rağmen müzeden çok keyif aldık.

 

Geleneksel Su Kukla Tiyatrosu vardı sırada. Vietnamlıların yaşamı suda geçiyor. Ülkenin büyük bölümü sular altında pirinç tarlası, kuzeyi ve güneyi büyük nehirlerin deltası, doğusu tamamen deniz. Dolayısıyla insanlar suda yaşıyor. Tabii çocuklarını da suda çalışırken oyalamak zorundalar. Su kuklası da buradan doğmuş bence. Hakkında bir yazı okumadım, sadece tahminimi söylüyorum. İlginç ve güzel bir gösteri olmasına rağmen neden sadece çocuklara gösterilmediğini düşünüyorum. Bizim yaşımız için biraz garip kaçıyor nitekim. Fakat, yaratıcılık olarak çok başarılı bence.

HANOİ = SU KIYISI

Hano’nin anlamı su kıyısı. Kentin içinde birbirinden güzel göller var. İçinden Kızıl Nehir (Red River) akıyor. Biraz ileride deniz var zaten. Hanoi’ye yeni yapılan köprüden geçerek girmiştik. Rehberimiz bu köprünün Hanoi’liler için büyük gurur kaynağı olduğunu aktardı. Nhât Tân ismindeki bu köprü açılalı bir ay olmuş. Bir aydır her gün motosikletliler köprü üzerinde fotoğraf çekmekten bıkmamışlar. Bu durum trafiği arap saçına çeviriyormuş. Bakmışlar bir aydır keşmekeş azalmıyor, sonunda yasaklamışlar motosikletleri. Halk isyan halindeymiş. Galiba yine açılacakmış motosikletlilere ancak duranlara ceza kesilecekmiş. Kızıl nehir Asya’nın en uzun nehriymiş. Köprünün olduğu yerdeki genişliği 2 km. Köprü ise bağlantılarıyla 7 kilometreymiş. E gurur duyulmayacakmış gibi değil gerçekten. Bu köprü de Saygon Metrosu gibi Vietnam-Japon ortak yatırımı olarak yapılmış.

BAYSKO

Kent merkezine geliyoruz ve sıradaki aktivitemiz bayskolara binmek. Baysko denilen, bisiklet önündeki oturma yerine oturuyorsunuz, bisikleti kullanan sizi istediğiniz yere götürüyor. Bisiklet taksi yani. Fakat bu keşmekeş trafikte nasıl olacak bakalım deyip kadere kısmet biniyoruz. İlk başta, aynı karşıdan karşıya geçer gibi gözlerimi kapatıyorum. Her an bir arabanın altında kalacağız ya da üzerimize motosiklet çıkacak duygusunu yaşarken ufaktan alışmaya başladım ve gözlerimi açtım. Yahu bu keşmekeşte benim bağırasım geliyor herkese ama kimseden çıt yok. Hiç kimse ara sıra korna çalma dışında başkasına tek bir kötü söz söylemiyor, kötü bir hareket yapmıyor… Tanrım, bu insanlık grubunu yaratmayı nasıl becerdiysen bize de gönder allahaşkına… Futbol maçlarımıza da hep böyle insanları doldur ki küfürsüz, sandalye kırıp kafalarda kırılmasız bir maç seyredebilelim.

VİETNAM MUTFAĞI

Vietnam’da temel gıda pirinç olmakla birlikte deniz ürünleri bakımından da oldukça zengin. Yemekler genellikle yağsız pişirildiği için bizim yani Emine ile benim çok hoşumuza gitti. Ekmek yeme adeti de yok. Bu da Karatay müridi olan tam bize göre. Ancak Karatay diyetinde biliyorsunuz pirinç yemek yok. İşte Prof. Karatay’ın bu noktada biraz revizyon yapması gerek. Zira, her öğün pirinç yemelerine rağmen şişman Vietnamlıya rastlamadık.

Pirincin her türlüsünü yapmışlar. Bizde buğday unundan yapılan her şey Vietnam’da pirinç unundan yapılıyor. Bizdeki dürüm, orada pirinç kağıdı olmuş. İncecik yapılan pirinç kağıdına deniz ürünü, sebze v.s. sarıyorlar. Çok da lezzetli oluyor. Bir de normal pirinçten daha pahalı olan “sticky rice” var. Yani yapışkan pirinç. Bu pirinç yağsız olarak bir sepetin içinde buharda pişiriliyor. Yapışkan olduğu için elle alınıp sosa batırılıp yeniyor. Bunu çubuk değil de elle tuttukları için ekmekle sıyırır gibi tabak sıyırmaya da yarıyor.

Vietnam’da her yemeğin yanına mutlaka bir sos geliyor. Çok zengin olan soslarına bir süre sonra alışıyor insan ve sos gelmedi mi beklemeye başlıyor, gelse de yemeye başlasak diye.

Sonuçta, midyeleri, istiridyeleri, balık çeşitleri, yengeçleri ile Vietnam’da deniz ürünü sevenler aç kalmaz. Sokaklar tamamen yiyecek satanlarla dolu. Bunlar akşam yemeği saatlerinde kaldırımlara yayılıyor, yemek saati bitince toplanıyor. Ancak tahmin edeceğiniz üzere hijyen açısından pek de salık verilecek yerler değil.

Vietnam’daki lokanta çeşitliliği inanılmaz. İzmir’de bu kadar çeşit olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. İstanbul’la yarışamaz belki ama, bütçeye hitap etme bakımından her yer ile yarışır. Fiyatlar çok makul. Japon restoranı da var Fransız restoranı da ve şıklıkta dünyanın her restoranı ile boy ölçüşür.

Vietnam mutfağı aslında çok rafine bir mutfak. Lezzetler bizim alıştıklarımızdan farklı olsa da güzel. Çorbaları (özellikle pho çorbası) meş

Vietnam’da toprak verimli ve şaraplık üzüm için uygun olmasına rağmen şarap kültürü yaygın olmadığı için pek iyi üzüm yetiştirilemiyor. Şaraplarını beğenmedik. Fakat biraları enfes. Saygon’da Saygon Beer, Hanoi’de Hanoi Beer içtik ve çok güzeldi. Alışınca her yemekte doğrudan bira söylemeye başladım. Sanmayın ki güzel şarap yok. En güzel Fransız şarabı da var, Şili şarabı da. Ancak fiyatları epey yüksek haliyle. Fransız şarabını Türkiye’de de içeriz diye düşünüp yerel biraları içtim. Çok da memnun kaldım. Pirinç rakısı ya da pirinç şarabı denilen içkiyi birkaç değişik yerde tattım ve şekerli bulduğumdan beğenmedim. Asıl üretim yerine de gittik. Ancak oradakini de beğenmedim. Sonuçta Vietnam’da bira içilir, işte o kadar.

VİETNAM’A 3 ŞUBAT İLE 18 ŞUBAT ARASI GİDİLİR.

Güneyde yani Saygon’da (Ho Chi Minh City’de) 40. yıl afişlerinden bahsetmiştim. 1975 yılında güneyin Amerikan işgalinden kurtuluşunun 40. yılı 2015 yılında kutlanıyordu. Kuzeyde ise durum farklı. Kuzey, yani Hanoi 1975’te kurtulmuş değil, 1954’ten beri bağımsız bir devlet. Hanoi’de 85. yıl kutlanıyor. 3 Şubat 1930’da Vietnam Komünist Partisi kurulmuş. İşte 85. yıl VKP’nin kuruluş kutlamaları. 3 Şubatta 85. yıl 18 Şubatta yeni yıl, yani kısaca 2 Şubatta gelip 19 Şubatta gitmek üzere program yapın Vietnam için…

VEEEEEE… BİR DÜNYA MİRASI OLAN HA LONG BAY’E DOĞRU YOLA ÇIKIYORUZ

Hanoi’den çok uzak olmayan bir mesafe aslında Ha Long Bay. Ama yine de 2,5 saatlik yolumuz varmış. Yolda Toplum Merkezi’ne uğrayacakmışız. Toplum Merkezi, savaşta sakatlanmış veya savaş sonrası sakat doğmuş engelliler için açılan üretim merkezleri. Yolda bunlardan üç tane varmış. İçeri girince büyüklüğüne şaşırıyoruz. Değişik konularda üretim yapılıyor. Tablolar, mermerler, ahşap heykeller, laker denilen ahşap üzerine yapılan resimler, envai çeşit giysiler, takılar… Çok etkileyici bir üretim yeriydi.

Toplum Merkezi ile ilgili fotoğraflar için lütfen tıklayın.

Yolda pirinç tarlalarından geçiyoruz. Pirincin ne kadar meşakkatli bir ürün olduğunu öğreniyoruz. Pirinç tohumları önce bir tarlaya ekiliyor. Üç hafta sonra filizler çıkıyor ve dikkatli bir şekilde bu filizler topraktan çıkartılıyor. Bu sefer tarlanın başka bir bölümüne bol su verilerek filizler aralıklı olarak dikiliyor. Sulaması ayarlanarak 3 ay bekliyor. Üç ay sonra başaklar toplanıyor. Bir pirinç tohumundan 225 adet pirinç elde ediliyormuş. Pirinç ile uğraşan çiftçilerde romatizmal hastalıklar ve sürekli eğilmeden kaynaklanan bel rahatsızlıkları meslek hastalığıymış. Pirinç tarlaları ile ilgili fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.

Ve sonunda Ha Long Bay’e geliyoruz. Otobüsümüz limana doğru girerken etraftaki yapılaşma bizi hayretler içinde bırakıyor. Çok lüks ve çok büyük oteller, villalar, rezidanslar yapılıyor limanın hemen yanına. Yakonda burası tanınmaz hale gelecek. Fakat hummalı inşaat faaliyetinin arasında tur liderimiz bize çok önemli bir şeyi gösteriyor. İnşaatın içinde dikili olan ve yanlardan toprağa sağlamca tutturulmuş küçük ağaçlar var. Vietnam’da bir inşaata başlanmadan önce mutlaka ağaçlar dikilir, inşaat sonra başlarmış. Bu ne güzel bir kural veya alışkanlık. Biz inşaat yapmak için ağaç keseriz. Vietnam’da ise inşaat yapmadan önce mutlaka ağaç dikiliyor. Bu uygarlığa tüm saygımızla şapkamızı çıkarıyor ve yerlere kadar eğiliyoruz sevgili Vietnam halkının karşısında.

Bu gece Ha Long Körfezi’nde gemide kalacağız. Bu sayede dünyada eşi benzeri olmayan manzaranın her anı beynimize kazınacak. Ha Long Körfezi, Unesco Doğal Dünya Mirası (World Heritage) Listesindedir. Limanda gemi şirketi bize hoş geldin kokteyli veriyor. Liman epey kalabalık. Yeni gelenler, gezisini tamamlayıp dönenler. Arka arkaya 20’den fazla otobüs geliyor. Limanda sıralanmış 50’den fazla tekne var. Eski tekne modellerini internetten görmüştük ama artık o tekneler yok ne yazık ki. Model olarak bizim guletlere benzeyen bu tekneler ne yazık ki ömrünü tamamlamış ve yerini 3-5 katlı, yelkenleri sadece süs olarak küçücük açılan gemilere bırakmış. Denizde kırmızı yelkenleri açık bu eski gemilerden bir tanesine rastlayınca keyifle fotoğraflarını çektim. Kokteylden sonra herkesin kamara anahtarları teslim edildi ve gemiye geçtik. Gemiler çok büyük değil. 20 ila 35 kamara arasında değişen büyüklükte 3-5 katlı tekneler. Bizim teknemiz 4 katlı ve 26 odalı bir tekneydi. Oldukça güzel bir tekneydi. Gemide bizim dışımızda sadece 6 yolcu var. 3 İspanyol, 3 Fransız. Biz de 25 kişiydik.

Teknede önce bir brifing veriliyor bize. Tehlike anında yapmamız gerekenler, can yeleği nasıl giyilir, nerededir v.s. Odalarımıza yerleşirken tekne açılmıştı bile. Odalarımız balkonlu. Ben tabii fotoğraf makinemle birlikte balkonda mevzileniyorum. Sonra fark ediyorum ki geminin güvertesinde, hatta en üst katında daha güzel fotoğraflar çekilebilir. Hava yağmurdan yeni çıkılmış nem, pus ve sis içinde. Fotoğraf için bundan daha kötüsü yağmur yağması. Sis içinde fotoğraf çekmenin benim için hiçbir esprisi yok ama burada açık hava zaten pek nadir olurmuş. İnşallah yarın açık bir hava olur diyoruz ama ne yazık ki dileğimiz yerine gelmiyor. Her iki gün de bu puslu havaya mahkum kalıyoruz.

İlk durağımız Sung Sot Mağarası. Teknemiz demir attıktan sonra filikayla karaya çıkıyoruz ve hafif bir merdiven tırmanışından sonra mağaranın içine giriyoruz. Mağara binlerce kişiyi alacak kadar büyük. Dehlizler ardı arkasına büyük galerilere açılıyor. Mağara çıkışında tepeden güzel fotoğraflar alıyoruz.

Arkadaşlardan birkaçı denize girmek istediğini söyleyince kaptan demir alıp plajı olan adaya yöneldi. Aslında hava soğuk. 7-9 derece civarında ama hissedilen daha soğuk. Plajı olan adanın önünde demirliyoruz. Filikayla çıkıyoruz karaya. Gerçekten tek tük de olsa denize girenler var. Bizim arkadaşlar vazgeçiyor, girmiyorlar ama gemideki İspanyol denizde alıyor soluğu. Denizin pek temiz olmadığını söylemem gerek. Tekne sayısı çok fazla ve körfezden dışarı çıkmıyorlar. Sintine toplama hizmeti limanda veriliyor mu bilmiyorum ama çoğunun sintineyi denize bastığını düşünmek yanlış olmaz.

Ha Long Körfezi’nde şansımıza hava fotoğraf çekmek için uygun olmasa da kendimizi alamıyoruz ve belki de yüzlerce fotoğraf çekiyoruz. Görüntü inanılmaz. Bu manzaranın dünyanın başka yerinde olmadığını düşünüp gözlerimizi kırpmamaya çalışıyoruz. Her an değerli. Denizden pıtrak gibi fırlayan kayalar… Hem de yüzlerce. Tur liderimiz 2000 adet ada olduğunu söylüyor. Bu 2000 adet adanın sadece bir körfeze doluştuğunu düşünün. Önüm arkam, sağım solum ada. Denizden fırlayan bu kayalık adaların çoğunun yemyeşil bir bitki örtüsü ile kaplı olduğunu, bazılarında orman denebilecek yoğunlukta ağaç bulunduğunu düşünün. Nasıl oluyor da oluyor sorularının sonu yok burada. Bilim adamlarının araştırmalarında, 2,5 milyon yıl önce deniz altındaki yer kabuğunun kırılması ile bu kayaların oluştuğu belirlenmiş.

Gemide 2. günümüzde sabah yine filikaya binip maymunların olduğu adaya gidiyoruz. Alçak bir kaya oyuğundan kayıkla geçip geniş bir havuza çıkıyoruz. Etrafta maymunlar gözüküyor. Doğa muhteşem. Kayaları delip kendine yol bulan ağaçlar enfes görüntüler sunuyor.

Ha Long Körfezi fotoğrafları için lütfen buraya tıklayın.

Gemiden ayrıldıktan sonra otobüsle bir inci üretim merkezine gidiyoruz. Ha Long Körfezi’nde bizim balık çiftliği sandığımız yerler meğer inci üretim tesisiymiş. İnci üretimini bize A’dan Z’ye öğretiyorlar. İstiridyeleri aldatarak yapılıyormuş üretim. Gariban istiridyeler aldatıldıklarının farkındalar mı acaba? Eskiden doğal istiridyelerden doğal inci toplanıyormuş. Tabii incilerin şekiller tam yuvarlak olmayabiliyormuş. Bir Japon çalışmış çabalamış, suni bir üretim modeli geliştirmiş. Şimdi bütün dünyada bu yöntem kullanılıyor. Yöntem şu; İstiridye belli bir süre sonra doğurganlığa ulaşıyor. Tam o sırada, istiridyeler toplanıp laboratuara alınıyor. Burada istiridyelerin kapağı dikkatli bir şekilde açılıp, rahmine plastik yuvarlaklar yerleştiriliyor. Sonra kapatılıp doğal ortamlarına, tabii artık doğal ortam kalmadı, o lafın gelişiydi, doğala benzer ortamlarına bırakılıp 24 ilâ 32 ay boyunca işlenmeyi bekliyorlar. Bu süre içinde istiridye oldukça parlak salgısını plastik üzerine dokuyarak işliyor. Ne kadar çok beklerse inci o kadar büyük oluyor. Daha sonra istiridyeler toplanıyor ve içindeki inci çıkartılıp tekrar denizdeki çiftliklere bırakılıyor. Ölünceye kadar üretim halinde oluyor istiridyeler.

Artık havaalanına intikal ediyoruz, Vietnam’dan ayrılıp Laos’un Luang Prabang kentine uçmak üzere…

1 Yorum »

Bir Yorum Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: