MORA YARIMADASI (Peloponnes)/ YUNANİSTAN (05 -12 Nisan 2024)
24 mins read

MORA YARIMADASI (Peloponnes)/ YUNANİSTAN (05 -12 Nisan 2024)

MORA YARIMADASI’NI KEŞFETTİK

Mora, Yunanistan’ın güneyindeki büyük yarımada. Tam 21.550 km². Atalarımızın geldiği, soyadımızı aldığımız yer.

Biz “Mora” diyoruz, komşumuz “Peloponnes” diyor. Mora’ya, orta çağ ve erken modern çağ boyunca “Morea” ismi verilmiş. Morea (dut yaprağı) isminin yarımadada yaygın olan dut ağacından ve yarımadanın şeklinin dut yaprağına benzemesinden geldiği düşünülmekte. Yunanlılar, yarımadayı Osmanlı’nın da “Mora” olarak isimlendirmesi üzerine bu isimden vazgeçerek, Miken Krallığı kurucusu Pelops’a ithafen Peloponnes ismini benimsemişler.

Daha önce de gelmiştik Mora Yarımadası’na. 2017 yılında, Fransa’dan teslim aldığımız teknemizi getirirken, Korent Kanalı’ndan geçmek yerine Mora’ya uğrayarak gezmek istemiştik. Kısa bir paylaşım da yapmıştık gezimizle ilgili;

Tekneyle gezerken birkaç limana uğrayıp fikir edinmiştik. Bu sefer, 6 gün boyunca, Mora Yarımadası’nın bir tarafından girip öbür tarafından çıktık. Rengarenk çiçeklerle bezeli sokakları, tarihi yapıları ve sıcakkanlı insanları ile benzersiz bir deneyim yaşadık. Ege Denizi, İyon Denizi ve Akdeniz’e kıyıları bulunan bu geniş coğrafyanın, enfes plajlarının berrak suları sizleri çok etkileyecek.

YOLUMUZ DENİZDEN BAŞLADI, KARAYOLU İLE DEVAM ETTİ

Çeşme’den Sakız Adası’na, Sakız’dan da Pire’ye feribotla geçtik. Pire feribotundaki karşılama, çalışanların kibarlığı ve her konuda aydınlatmaları, elimizdeki valizleri kamaramıza kadar taşımaları, 5 yıldızlı otel hizmetinden farksızdı. Geliş-gidiş iki gece feribottaki kamaramızda geceledik. Kamara, ranza şeklinde dört kişilik yatak, duş ve tuvaleti ile oldukça rahattı.

Çeşme’den Sakız’a saat 18:00 feribotu ile geçtik. Sakız sahilinde yemeğimizi yedikten sonra saat 21:45’te kalkacak Pire feribotunu bekledik. Aslında Sakız’dan Atina’ya uçakla da gidilebilir, ancak saatleri pek uymuyor.

Pire feribotumuz, 9 saatlik yolculuktan sonra, saat 06:30’da Pire’ye yanaştı. Saat 07:00’de karaya ayak basmıştık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra kiralama firmasına giderek arabamızı teslim aldık ve ver elini Mora Yarımadası…

Yol boyunca birbirinden güzel manzaralardan geçtik;

KISA TARİHÇE

Milattan önce 1600-1100 yılları arası yaşamış, önemli uygarlıklardan biri olan Miken uygarlığının merkezi Mora’dır. Homeros’un eserlerine ilham kaynağı olan Mikenler’den sonra, M.Ö. 650’den itibaren yörede güçlenen Sparta şehir devleti Mora’da egemenlik kurar. Dünya’da ilk olimpiyatların düzenlendiği Olympia kenti Mora’nın gözbebeğidir. Venedikliler, Romalılar, Franklar tarafından şehirleri işgal edilen Mora, Bizans’ın elindeyken 1451 yılında Osmanlı tarafından fethedildi. Bazı şehirleri zaman zaman Venedikliler ile el değiştiren Mora tam olarak Osmanlı egemenliğindeyken, 1821 yılında başlayan Yunan isyanının merkezi oldu. 1827’de Osmanlı donanması, Mora’nın İon Denizi’ndeki limanı Navarin’de, Rus, İngiliz ve Fransız gemilerinin baskınında yok edildi. Bu olaydan sonra Mora’daki Türkler bütün malvarlığını bırakarak daha güvenli olan kuzey bölgelerine çekildiler.

Bizim dedelerimiz de, bu bozgundan sonra Selanik’e yerleşmiş. Balkan savaşlarında ise İstanbul’a gelmişler.

Rotamız şöyleydi;

İLK DURAK EPİDAURUS YA DA EPİDAVROS

Önce Epidaurus Antik Kenti’ni ve Yunanistan’ın en sağlam kalmış antik tiyatrosunu dolaşıyoruz.

M.Ö. 3000 yılına giden Epidavros kalıntıları, kentin önemli bir sağlık merkezi olduğunu göstermektedir. M.Ö. 2000 yılına ait Miken uygarlığı kalıntıları o tarihte zengin bir liman kenti olduğunu kanıtlamaktadır. Banyolar, ilaçlar, diyetler ve bazı kabartmalardaki cerrahi operasyonlar ise kentin bir tıp merkezi olduğunu göstermektedir.

Antik kentin müzesi de oldukça güzeldi;

Antik kenti gezdikten sonra kıyıdaki modern kentte soluklanıp bir kahve molası veriyoruz. Çok güzel kıyısı, tertemiz denizi ve tarihi limanıyla Epidavros Köyü bizi kucaklıyor;

NAFPLİON ÇOK ÖZEL BİR KENT

Ardından Yunanistan’ın ilk başkenti Nafplion’a geçiyoruz. Nafplion, korunmuş tarihi kent merkezi, körfezin ortasındaki adada şirin kalesi ile ve muhteşem manzaralı tepelerde kurulu büyük kalesi ile destansı bir kent. Kıyı bölümü de çok güzel düzenlenmiş.

Önce otelimize yerleşmek istiyoruz. Otelimiz tam tarihi şehir merkezinde olduğu için arabayı parkedip valizlerle yürüdük. 5 dakika sonra otelimizin olduğu sokağın başındaydık;

Sokak dediğimiz tamamen merdiven. Buyur burdan yak!!! Valizler bu merdivenden elde çıkartılacak, yetmedi inilip çıkılacak, yok olacak şey değil. Oteli iptal edip başka otel buluyoruz. Biraz kentin dışında ama yeşillikler ve kuş cıvıltıları içindeki otelimize yerleşiyoruz.

Sonrasında Nafplion’u dolaşmaya çıkıyoruz. Önce Palamidi Kalesi’ne çıkıyoruz ama kapanmasına yarım saat kalmış. Saat 17:30, 18:00’de kapanacakmış. Kısaca bakıyoruz ve yarın sabah gelmeye karar veriyoruz.

1821’de başlayan Yunan isyanında ve devamındaki 1827 Navarin bozgunundan sonra Osmanlı’nın Mora’dan kuzeye çekilip yarımadayı terketmesi üzerine, Nafplion, Yunan devletinin ilk başkenti olmuş. Roma, Venedik ve Osmanlı’nın izlerini taşıyan kent, bu özelliklerini çok güzel korumayı başarmış. Tepelerdeki Palamidi Kalesi’nin kıyıdan görünüşü oldukça azamaetli;

Nafplion Körfezi’nin ortasında, Mersin Kızkalesi’ne benzeyen bir kale mevcut. Ada üzerinde sevimli bir kale. Tekne turu ile gezilebiliyor. Aslında tekne turu ile tüm körfezi dolaşmak mümkün. Bizim dolaşmaya vaktimiz olmadı.. Zamanı olanlar için güzel bir seçenek.

Nafplion’un her köşesi çok güzel. Mağazaları, restoranları, kıyı kafeleri, eski evleri, sokakları, meydanları, sahil bandı insana huzur veren bir dinginliğe sahip;

7 Nisan günü sabah kahvaltımızı otelimizin kuş cıvıltıları içindeki bahçesinde yapıyoruz.

Daha sonra, dün gezemediğimiz Palamidi Kalesi’ne çıkıyoruz.

PALAMİDİ KALESİ HEM İYİ KORUNMUŞ HEM DE MANZARASI MÜKEMMEL

Palamidi Kalesi, Osmanlı’dan birçok iz taşıyan, iyi korunmuş bir kale. Hele manzarası tek kelime ile mükemmel;

Mora 1451 yılında Osmanlı tarafından fethedilmesine rağmen, Nafplion Venediklilerin sürekli saldırılarına uğramış ve birkaç kez el değiştirmiş. 1711-1715 arasında Venediklilerin elindeyken kalenin yapımına başlanmış. Bitirilemeden Osmanlı’nın eline geçmiş ve kaleyi Osmanlı tamamlamış. 1822 yılında Yunan isyanında, isyancıların eline geçen kale hapishane olarak kullanılmış.

SIRADA LERNA, TRİPOLİÇE VE SPARTA VAR

Palamidi kalesini gezdikten sonra Sparta’ya doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz üzerinde Lerna ve Tripoliç’ye uğrayacağız. Lerna, sessiz-sakin bir balıkçı kasabası. Dinginliği çok hoşumuza gitti.

Lerna’dan sonra Tripoliçe’ye geçiyoruz. Tripoliçe uzun yıllar Mora’nın idari merkezi olmuş. Ne yazık ki eski kentten fazla bir şey kalmamış geriye.

Artık hedefte Sparta var. Sparta’da hem antik kenti hem de müzesini dolaşacağız. Antik kentte kazı çalışmalarının devam ettiğini ve henüz ayağa kaldırılamadığını okuyoruz kaynaklardan ama yine de görmek istiyoruz. Ancak antik kente girişler kapatılmış, giremiyoruz. Kazı nedeniyle olsa gerek, bir açıklama yok. Müzeye gidiyoruz, ne yazık ki müze de kapalı. Şansımız yokmuş.

Sparta’dan sonra Kalamata’ya geçiyoruz. Kalamata büyük bir kent. Mora’daki havalimanlarından biri de Kalamata’da. Kalamata zeytinlerinden tadıp kıyısının güzelliğini yaşıyoruz. Sahili güzel olmakla birlikte, Kalamata’da tarihi dokunun korunamamış olmasının hüznünü yaşıyoruz.

3. günümüzü de Kalamata’da bitiriyoruz.

4. GÜN METHONİ ANTİK KENTİ VE NAVARİN (PYLOS) GEZİLİYOR

Oteldeki kahvaltının ardından yola düşüyoruz. Hedef Methoni. Ama Methoni’nin yolu, gece kalacağımız Navarin’den geçiyor. Navarin’e tepelerden inerken güzel manzaralar yolumuzu süslüyor, derken bir levha ile karşılaşıyoruz; “Navarin Hill Golf Club”. İlginç diyoruz. Hem tepelerde hem de golf. Uğramak lâzım. Ok yönüne sapıyoruz ama yol bariyerle kapalı. Görevli üye olmayanların giremeyeceğini söylemekte. Hımmmm, mesleki deformasyon için için beni kemirmekte; yolun kapatılmış olması hukuken yanlış. Devlet karayolunu bir kulüp kapatamaz, ama burası bizim ülkemiz değil, sus Murat !!! Murat sustu, arkadaşlarımız bir kahve içmek istediklerini bütün kibarlıkları ile söylediler. Müdüriyete telefon edildi. Tatlı dilimiz kapıları açtı. İzin çıktı. Avukat bozuntusuna gerek kalmadı. Bariyer açıldı ve tepedeki kulübe çıktık.

Nefis manzara eşliğinde kahvemizi içtik. Sonrasında ver elini Methoni Antik Kenti…

Methoni, 1206’dan 1500’e kadar Venedik yönetiminde kalmış. Akdeniz’in önemli bir ticaret limanı olmuş. 1500’de Sultan 2. Bayezid kenti fethetmiş. Kalenin yapımına Venedikliler başlamış, Osmanlı tamamlamış. 1686-1715 arasında tekrar Venedikliler ele geçirmiş kenti. Methoni ve biraz ilerisindeki Koroni’ye Venedik’in iki gözü denirmiş. Özellikle bu iki kente önem verirmiş Venedikliler. O yüzden burada muhkem bir kale inşaa etmişler. Sultan 2. Bayezid, kenti Venediklilerden aldıktan sonra, kaleye, denize doğru uzanan Osmanlı Burcu’nu ilave etmiş. 1821 Yunan isyanı sırasında Osmanlı ahalisi bu kalede toplanıp can güvenliğini sağlamaya çalışmış. Ancak Navarin bozgunundan sonra kaleyi terk etmişler.

NAVARİN; OSMANLI’NIN BİTTİĞİ YER

Methoni’yi gezdikten sonra Navarin’e geçiyoruz. Navarin’in yeni ismi; Pylos. Bu isim değişikliğine neden gerek duyulduğunu öğrenemedim. Kalenin adı yine Navarin olarak korunmuş. Navarin’e yükseklerden inerken manzara çok güzel. İşte Navarin Yat Limanı ve arkasında kentin görünüşü;

Navarin aslında korunaklı limanı sayesinde çok eski zamanlardan beri önemli bir yerleşim yeri olmuş. Buluntular M.Ö. 6000’e kadar gidiyor.

Önce ihtişamlı Navarin Osmanlı Kalesi’ni gezmeye gidiyoruz. Kapanmadan yetişmek amacımız. Kalede Osmanlı’dan çok iz var. 1500’e kadar Venediklilerin egemenliğinde olan Navarin, bu tarihte Osmanlı tarafından fethedilir. Fetih sırasında Venedikliler tarafından yapımına başlanan kale yıkılır. Osmanlı tarafından yeniden yapılır. Bu nedenle Osmanlı kalesi ismini almıştır. Kalenin ortasında, Osmanlı, büyücek bir camii yapmış. Bu cami sonradan ortodoks kilisesine çevrilmiş.

Kalenin içinde çok güzel düzenlenmiş bir müze var. Bu müzede birçok şey öğreniyoruz.

Sonrasında Navarin sokaklarına ve meydanına bırakıyoruz kendimizi.

NEDİR BU NAVARİN FACİASI ?

1821’de başlayan Yunan isyanını bastırmak üzere Kavalalı İbrahim Paşa, Mısır ve Cezayir donanmaları ile birlikte Osmanlı donanmasını Navarin’de toplar. Yaklaşık 60 gemi, büyük Navarin Körfezi’ne yerleşir. Britanya, Rusya ve Fransa, Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini Osmanlı’ya iletmişler ve Sultan 2. Mahmut’tan red cevabı almışlardır. Bunun üzerine Rusya, Baltık Denizi’nden donanmasını Akdeniz’e indirir. İngilizler ve Fransızlar da Ruslarla birlikte davranır. Yaklaşık 80 civarı büyük gemi Navarin Körfezi’nin dışında demirler. İkmal yapmak için körfeze girmek isterler, amaçlarının savaş olmadığını belirtirler. İbrahim Paşa izin verir. Körfeze giren müttefik ülkeler donanması Osmanlı donanmasını körfezden çıkamayacak şekilde içeriye hapsetmiştir. Ateşe başlamak için bir bahane ararlar ve sonunda hepsi birden ateşe başlayarak tüm Osmanlı donanmasını orada yok ederler. 1827 yılındaki bu bozgundan sonra, Osmanlı donanması bir daha eski seviyesine hiçbir zaman gelememiştir. Navarin’de yaşayan 3000 Türk’ün de acımasızca katledildiği kaynaklarda yazmaktadır.

ARTIK HEDEF OLYMPİA

Navarin’den sonra hedef Olympia Antik Kenti. Deniz kıyısından dura kalka gidiyoruz. Sevimli balıkçı kasabalarından geçiyoruz. Ne kadar çok sahil kasabası var ve hepsi ne kadar sevimli.

Olympia Antik Kenti’ne varıyoruz ama çok büyük bir alan olduğunu anlıyoruz. Biz bu alanı gezerken müze kapanabilir. O nedenle önce müzeyi geziyoruz.

Müze güzel düzenlenmiş etkileyici bir müze.

Dünya Kültür Mirası olan Olympia Antik Kenti’ni gezerken erguvanların mor çiçekleri ile bir şölen yaşıyoruz.

Dünyada olimpiyatların ilk kez düzenlendiği Olympia, Zeus’a tapınmaya adanmış bir kent. Oldukça geniş bir alana yayılıyor. Olimpiyat Oyunları, M.Ö. 776’dan M.S. 393’e kadar her dört yılda bir Zeus onuruna burada düzenlenmiş.

Olympia’ya yakın bir sahil kasabası olan Katakolon’a geçiyoruz. Gece orada kalacağız. Küçücük Katokolon’a vardığımızda limana yanaşmış feribotu görünce şaşırıyoruz. Meğer mevsimde her gün 2-3 feribot uğrarmış buraya. Olympia’ya turist taşıyan bu gemileri görünce, Olympia’ya verilen değeri daha iyi anladık. İnsanlar akın akın bu Dünya Mirası’nı görmeye geliyorlardı.

ERTESİ GÜN YOLUMUZ PATRAS

Katakolon’dan Patras’a deniz kıyısından giden rotamız envai çeşit güzelliklerle doluydu. Patras’a vardığımızda yine kapanmadan yetişmek için önce müzeyi gezdik. Müzenin mimarisi de oldukça ilgi çekiciydi. Müze çok zengin eserlerle dolu. Mozaikler, cam eşyalar, takılar, seramikler, toprak kaplar, antik Miken ve Helen uygarlığına ait, Yunanistan’ın ve tabii ki, Mora’nın her yerinden gelen eserlerin bulunduğu müzeye fazla zaman ayrılmasında fayda var.

KUTSAL SAİNT ANDREW KATEDRALİ

Müze gezisinden sonra Patras’ın en büyük katedralini geziyoruz. Kutsal Aziz Andrew Katedrali yeni bir yapı; 1908 yılında yapılmış. Ahşaptan yapılmış muazzam avizesi ve ihtişamlı süslemeleri ile akıllarda yer ediyor.

Patras büyük, büyük olduğu kadar da çilekeş bir kent. Rio-Antirio Köprüsü sayesinde Korent Körfezi’nin iki yakasını birleştiren Patras, gelip geçilen bir ticaret kenti olmuş. Yoğun ve yorucu…

PATRAS – PİRE ARASI

Patras’ın simgesi artık Rio-Antirio Köprüsü. Bu köprü 2004 yılında açılmış. Köprünün bizde ilginç bir anısı da var. 2006 yılında Fransa’dan aldığımız tekneyi kendimiz denizden getiriyoruz Türkiye’ye. Korent Kanalı’ndan geçelim diye düşündük ve akşam saati, zifiri karanlıkta Korent Körfezi’ne girdik. Elimizde o tarihteki kağıt haritalar var. Haritada köprü diye bir şey yok. Bizim de köprünün açılmış olduğundan haberimiz yok. Uzaktan bir ışıltı görüyoruz, gemi olsa gerek diye düşünüyoruz. Yaklaştıkça gemi büyüyor, yok diyoruz bu kadar büyük gemi olmaz. Peki o zaman bu ışıl ışıl yanan nedir? Yakınına gelinceye kadar çözemedik ne olduğunu. Yaklaşınca anladık köprü olduğunu. Meğer geçmeden önce telsizden haber vermek gerekiyormuş. Teknelere hangi aralıktan geçeceği bildiriliyor ve böylece güvenli geçiş sağlanıyormuş. Biz ne telsiz ne bir haber, daldık bir köprü ayağına geçip gittik ama köprü olduğunu anlayıncaya kadar neredeyse aklımızı kaybedecektik korkudan.

Patras’tan Pire’ye giderken otoyola girmedik. Deniz kıyısından giden eski yolun güzelliğini yaşadık. Yol üzerinde anıt ağaçla karşılaştık.

Ve yol boyu güzelliklerini seyrederek vardık Pire’ye;

Bu gezide çok yorulduk ama yorulduğumuza fazlasıyla değdi. Doğa, tarih ve manzaralar mükemmeldi. Mora, tüm bu güzellikleri, turistik olmayan mekanlarının doğallığı ile sunuyor bizlere. Rahat ve keyifli bir gezi istiyorsanız Mora tam size göre.

MORA GEZİSİ KAÇ GÜN OLMALI ?

Aslında Mora’yı eksiksiz dolaşmak istiyorsanız 10 gün ayırmanız gerek. Biz geziyi 7 güne indirince bazı yerleri gezemedik. Vaktimiz olsaydı aşağıdaki listedeki yerleri de mutlaka gezerdik;

  • 1- Myken Antik Kenti ve Arkeoloji Müzesi.
  • 2- Monemvasia.
  • 3- Gytheio.
  • 4- Kardamyli.
  • 5- Petamidi ile Koron arası muhteşem plajlar.

MORA’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ

Deniz tatili yapmak isteyenler, Mora’nın her tarafında olağanüstü plajların olduğunu ve hepsinin tertemiz olduğunu bilsinler.

Karavanla gezmek isteyenler için de Mora Yarımadası mükemmel bir yer. Plajlarda birçok karavan gördük. Kampingler epey fazla ve güzel. Kamping dışı konaklamak isteyenler için her yer uygun.

Mora yemyeşil bir yarımada. Çok ciddi bir tarım yapılıyor. Zeytin en önemli zirai ürün. Zeytinyağları çok güzel. Kendi arabası ile veya karavanla gidenler için zeytinyağı çokça alınabilir. Ayrıca narenciye, dut ve diğer meyveler konusunda da Mora iddialı.

Mora’da fiyatlar (yeme-içme ve otel) Atina ve kuzey Yunanistan’a göre %20-30 arası daha ucuz. Yiyecekler hep taze. Lokantalar genelde aile işletmesi. Porsiyonlar büyük. Deniz ürünleri bol, leziz ve günlük. Mora henüz turistik bir bölge değil. Bu sayede Mora’da aşırı kalabalıklar yok. Otopark yeri bulmak dert değil. Trafik sorunu yok. Gürültü yok. Sessizlik, sakinlik ve huzur var. Yakında turizm firmaları buraya da büyük turlar düzenlemeden, kalabalıklara boğulmadan, bu güzellikleri gidip görmenizde fayda var.

BİR ALS HASTASI OLARAK NASIL GEZDİM?

İlk önce acı bir gerçeği kabul ettim; fotoğraf makinemi kullanamıyorum. Ne yazık ki artık 3. elim gibi kullandığım çok sevdiğim fotoğraf makinemi kullanamaz hale gelmişim. Ağırlığını taşıyamıyorum ve deklanşöre basacak işaret parmağım artık çalışmıyor. Makineyi tutarken birçok parmağın birlikte kullanılması gerekiyor. Kamera dizaynları buna göre oluşturulmuş. Baş parmak ve işaret parmağıyla birçok tuşa basarak ancak kullanılabiliyor bu makineler. Benim de baş ve işaret parmakları artık güçsüz olduğundan kullanma şansım kalmadı. Mecburen sadece telefonla çekim yapacağım. Telefonda sesli komutla çekim yapılabiliyor. Parmağımı basmama gerek kalmıyor. Tabii en önemlisi ağırlığını taşıyabiliyorum.

Ayağımdaki aksama yürümemi oldukça zorlaştırdığı için uzun yürünecek yollara gidemedim. Yakın yerlerle yetindim. Çabuk yorulduğum için sık sık mola verip dinlendim. Bu nedenle gezi süresi normalden çok daha fazla oldu. Bu gezide araba kullanmadığım için rahattım. Sağolsun arkadaşım arabayı kullanarak bizi bu zahmetten kurtardı.

Valizimi eşim taşıdı. Eşim ve arkadaşlarımın kolaylaştırması sayesinde bu geziyi tamamlayabildim.

Bu hastalık ilerleyen bir hastalık. İlerleyen zamanlarda bu gezileri yapamayacağım büyük bir ihtimalle. O nedenle, şu anda ne kadar gezebilirsem o kadar kârdır. Herkese sevgiler.

One thought on “MORA YARIMADASI (Peloponnes)/ YUNANİSTAN (05 -12 Nisan 2024)

  1. Teşekkür ederim. Emeğiniz değerli. Sayenizde ben de gezmiş-görmüş ve bilgilenmiş oldum.

Bir Cevap Yazın